Yurt dışında dil okulu / kursu mu yoksa özel hoca tutmak mi daha mantıklı?

Hiç İngilizce bilmeyen birinin yurt dışında dil okuluna gitmesinin mi yoksa yurt dışında özel İngilizce dersi almasının mi daha mantıklı olduğunu anlatacağım. Aslında ikisini de tavsiye etmediğim bu yöntemlerden ille de birini seçmek isteyen kişiler için şimdi hangisinin daha mantıklı olduğunu göstermeye çalışacağım.

 

Bu hayati mesele için Harun isimli hayali karakteri hikayemin baş kahramanı yapacağım. Zira  Harun, bu kafayla ancak bu hikayeye baş kahraman olabilirdi.

Harun bütün ısrarlarımı ve telkinlerimi kulak ardı edip Türkiye’deyken oturup İngilizce dersine çalışmadı. “Aman Harun, etme, eyleme, bak yurt dışında da yapacağın şey, pratikten önce odana kapanıp zaten günde 25 saat ders çalışmak.” sözlerimi umursamadı ve “İlle de yurt dışında bir İngilizce dil okuluna gitmek istiyorum ya da yurt dışında bir özel hoca tutarak İngilizce öğrenmek istiyorum.” dedi.

Eğitim almak, kendini geliştirmek isteyen Harun’a “Git ne halin varsa gör.” diyemeyeceğimiz için “Peki” diyoruz ve hesap kitap yapmaya başlıyoruz.

Harun’un maddi durumu pek iyi değil. Belki de yastık altındaki altınlarını çıkarıp eğitime harcamak istemeyen orta direk bir anadolu insani kendisi. O halde para Harun için birinci derecede önemli. Maddiyat o kadar önemli olmasaydı ne bana ne de başkasına danışırdı; yapacağı tek şey, çantasına Dolarlarını koyduktan sonra först klas bir bilet almak için havaalanına gitmek olurdu.

Harun, först klas bilet almak yerine daha uygun olduğu için 5-6 ay önceden ekonomi sınıfı yurt dışı biletini aldı, pasaportunu çıkardı ve zamanı geldiğinde ana vatanı terk etti.

“İngilizce dersi veren bir üniversite ya da bir dil okulu, kurs murs bulalım” dedi Harun. “Özel dersten ucuz olur” diye düşündü.  “Olacaksa düzgün bir şey olsun, para ve emek harcayacağız.” diyerek ortanın iki derece üstü bir üniversitenin dil kursuna kaydını yaptırdı. Bunun için aylık 35 birim para ödeyecekti.

 

Haftada 25 saat ders için 35 birim parayı her ay vermek bile kendisi için sorun olabileceğinden özel hocayı aklına dahi getirmedi.

 

Zaten düzgün bir hocayı nasıl bulacaktı? Bulsa bile onun iyi bir hoca olup olmadığını, ders ücretinin uygun olup olmadığını bilemezdi. Okul 25 saate kendisi için zar zor verilebilecek 35 birim paraya tekabül ediyorken 50 birim para ile özel hocadan belki de sadece 5 saat ders alabilecekti. Bu pek mantıklı görünmedi. Zaten özel ders alırsa kurstan arkadaşları da olmayacaktı. O vakit her gün kimle konuşmaya çalışıp pratik yapacaktı?

Bir hafta sonra Harun’un dersleri başladı. Henüz bu yeni ülkenin,  coğrafyanın atmosferine alışamamış, jet-lag etkisinden bile çıkamamıştı ki çatır çutur İngilizce konuşan ama ne dediği Harunca pek anlaşılmayan bir hoca hanımefendi kendisine bakarak bir şeyler anlatıyordu. Harun hocaya bakıyordu, hoca Harun’a. Arada bir sınıftakiler derse katılıyordu ama onların da aslında bir şey bildikleri yoktu. Zaten bir şeyler bilselerdi Harun ile aynı sınıfta olmazlardı.

 

Bir ay böyle geçti.

 

Hiç İngilizce bilmediği için söylenenleri ve yazılanları anlamıyordu Harun. Arada bir “kalem, defter, araba” gibi kelimelerin İngilizce karşılığına rastlayınca seviniyor, öğrendiğini zannediyordu. “Demek ki daha fazla ders çalışıp biraz daha kelime öğrenmem lazım ki hoca hanımı anlayabileyim” diye düşündü.

Her gün 5 saat dersi vardı. Okula gitmeden önce hazırlık, yolda geçen zaman, okuldan sonraki dinlenme süresi derken Harun’un 7-8 saati bitiyordu. Birkaç saati de yemek, temizlik, ıvır zıvır işler için harcıyordu. Nihayetinde gündelik işler hiç olmasa da oluyordu. Toplamda nereden baksan Harun’un en az 10 saate ihtiyacı vardı. Dersi verimli şekilde anlamak için sağlıklı bir kafaya, düzgün bir kafa için ise 8 saat uyumaya da ihtiyacı vardı. Harun,  geriye 6 saatinin kaldığını acıyla fark etti. “Bizimkileri de çok özledim ama artık haftasonları birkaç saat konuşursak olur” dedi. Kız arkadaşının, durumu anlayışla karşılayacağını ümit ediyordu.

 

Her gün odasına kapanıp gramer ve kelime çalışması yapıyordu.

 

Hangi kelimeleri ve ifadeleri çalışmalıydı? Hangi dil bilgisi kurallarını bilmeliydi? O önemliydi, bu önemliydi ama öbürü de önemliydi. Daha onu öğrenip bitirmeden şunun da çok önemli olduğunu, eğer öbürünü iyi kavramazsa berikinin de anlaşılamayacağını fark ediyordu. Daha bir de öteki vardı. Kelimeleri ezberlese miydi yoksa önce birkaç kez tekrar edip pratiğe mi dökseydi? Biraz çalışıp üzerine mi uyusaydı, yoksa o gün gerekli kalıpları ve kelimeleri hiç unutmamak üzere kafasına mı yazmalıydı?

Nasıl öğrenmesi gerektiği, yani işin metodolojisi üzerine mi kafa patlatsaydı yoksa körlemesine çalışmaya mı gömülseydi? Bir yerden sonra günlerin neden 24 saat olduğunu sorgulamaya başladı. Zaman yetmiyordu, yetmiyordu.

 

Harun, üç ay yük hayvanı gibi çalıştı dersine.

 

Elbette yük hayvanı ders çalışmazdı ama Harun çalıştı. Zaten zayıf iken bir de üstüne sekiz buçuk kilo verdi. Ders çalışmaktan aynaya bakacak vakit bulamamış, sıcak iklimde sürekli şort ve tişört giydiğinden kilo verdiğini fark edememişti. Aslına bakarsanız işin o kısmı o kadar da önemli değildi. En azından İngilizce “Neden bu kadar zayıfsın? Biraz ye, kilo al” gibi cümleleri, pratik yapmak için buluştuğu kişilerden öğrenmişti. Sadece onu mu? “Bu ülkede ne kadar süre kalacaksın?” sorusunu bile öğrenmişti ama cevap veremiyordu. Zira o, bu soru karşısında zamanın su gibi akıp gittiğini hatırlıyor, sessizliğe gömülüyordu.

Üç ayın sonunda Harun yeteri kadar pratik yapamadığını fark etti. Günde 6 saat ders çalışınca geriye zaman kalmıyordu. Hafta sonu ancak birileriyle görüşebiliyordu fakat o da birkaç saatlik sohbetten fazlası değildi. O sohbetlerin çoğu daha önce çalıştığı kelimeleri ve kalıpları hatırlamaya çalışmakla geçiyordu, diğer yarısı ise tıkanmalar, duraksamalar, zaten bildiği şeyleri tekrar etmekle… İnsan bilmediği kelimeleri nasıl ağzından çıkarabilirdi, bilmediği kalıplarla nasıl cümle kurabilirdi?

Kursta da pratik yapamıyordu. Çünkü kurstaki öğrenciler İngilizce öğrenmeye geliyorlardı. Diğer bir deyişle İngilizce bilmedikleri için kursa geliyorlardı. Harun İngilizce bilmeyen bu kişilerle nasıl konuşmaya çalışacaktı?

40 dakikalık dersin yarısından fazlası dersi anlatan hocayı dinlemek, geri kalanı ise hocanın verdiği talimatları yerine getirmek ve diğer gereksiz aktivitelerle geçiyordu. Harun bir dersin aslında 40 dakika olmadığını gördü. Öyle olsa bile kendisi bu süre içinde tamamen pasif modda idi. Derse katılmaya çalışıp 10 cümle kursa dahi bu, birkaç dakikalık bir katılımdan fazlası değildi ve üstelik onun faydası da tartışmaya açıktı.
 

Okuldayken genellikle dinleyici moddaydi.

 

Hoca hanımefendi derse katılıma önem verse de Harun yalnız değildi ve diğer kişilerden sonra kendisine ancak birkaç dakikalık bir katılım süresi kalıyordu. Zaten teoride öğrenemediği bilgilerle nasıl pratik yapacaktı?

Hepsi bir yana, derste Harun’a tuhaf gelen taraflar da vardı. Mesela konuşma sınıfına girdiğinde hoca Harun’un ya da diğer öğrencilerin gramer ya da telaffuz hatalarını söylemiyor, duzeltmiyordu. “Şu cümleyi doğru mu kurdum” dediğinde “Evet doğru ama oraya takılma, biz gramer dersinde değiliz, konuşma dersindeyiz” deyip geçiştiriyordu. O da haklıydı ama bu, iki ucu ilginç bir değnekti.

Harun’un hesap sorabileceği kimse yoktu.

Hoca derse girip o günün nasıl geçtiğini anlatsa ve dersi lak lak yaparak bitirip gitse kimse bunun anormalliğini sorgulamazdı. İnsan bilmediği bir şeyin anormal olup olmadığını nasıl bilebilir ve bundan nasıl yakınabilidi? Üç beş kelime öğrenmiş öğrenci olarak sen mi daha iyi biliyorsun yoksa 40 senedir çatır çutur İngilizce konuşan, bu işin eğitimini almış, yıllardır orada ders veren hoca mi? Ancak o günkü ders çok verimsiz geçse hatta hoca sadece laklak ile dersi bitirse bile bu fark edilemeyeceği gibi Harun’un cebinden para çıkmış, kurs idaresine gitmiş, oradan da hocanın hesabına yatmış oluyordu. Yani hoca, dersi duvara anlatsa hatta hiç anlatmasa da maaşını alıyordu.

 

Harun 3 ay sonra çok büyük bir resim gördü. Hem de iki taraflı:

 

  1. Teoriği olmayan şeyin pratiği olamazdı. İnsan, kafasında olmayan şeyi dile dökemezdi. Yani kafada zaten kelimeler, kalıplar yoksa birileriyle konuşmaya çalışmanın hiç faydası yoktu ya da bu fayda, İngilizce’yi sonradan öğrenmeye çalışan biri için çok kısa bir sürede sağlanamazdı. Dinleyerek ve konuşmaya çalışarak ancak bebekler ya da küçük çocuklar bir dili öğrenebilirdi çünkü onların öğrenmek için yılları vardı. Ancak Harun’un bir yılı bile yoktu. Ömrünü dil öğrenimine veremezdi. Kısaca, teoride çokça emek verip çalışacak,  öğrendiklerini daha sonra pratiğe dökecekti. Ama Harun bu maddedeki gerçekle daha fazla yüzleşmek istemiyordu. Zira bu madde ona benim telkinlerimi hatırlatıyordu. O sebeple bunun üzerinde fazla durmadı.

     

  2. Dil kursunda pratik yapılamazdı çünkü o öğrenciler zaten İngilizce bilmedikleri için oradalardı. Dil bilmeyen insanlarla nasıl pratik yapılabilirdi? Hoca ile iletişim, her ders birkaç dakikanın ötesine geçemediği için 25 saat içinde 1 saat bile etmiyordu, etse bile 25 saat içinde haftada 1 saat, hesap bile edilemeyecek kadar az bir sureydi (Aslında taahhüt edilen şey, ders saatiydi. Yani 25 saat, aslında 40’ar dakikadan oluşan 25 ders saatiydi. Yani 17 saat bile değildi.) Evet, Harun’a 1 haftada hoca ile 1 saatlik iletişim kurma fırsatı kalmıyordu. Oysa bire bir ders almak için bir hoca bulsaydı aynı parayla kat kat fazla ders alabilecekti. Ayrıca zamandan da kazanmış olacaktı. Hocadan günde sadece 1 saat ders alsa, bu derse hazırlık için 1 saat harcasa, 3 saat ders tekrarı yapsa, 2-3 saat kelime ve okuma çalışması yapsa,  8 saat uyusa, geriye kişisel ihtiyaçlar dışında koca bir zaman kalıyordu. Bu zaman içinde rahatça pratik yapabilirdi, arkadaş edinebilirdi, gezebilirdi, film izleyip okumalar yapabilirdi. Bir gün rahatsızlanıp kursa gitmezse o günün dersi tekrar edilemezdi ya da Harun için ertelenemezdi ama özel hoca dersi erteleyebilirdi ya da o gün için iptal edilebilirdi. Özel hoca daha pahalı görünüyordu ama aslında çok daha ucuza geliyordu. Okulda hoca ile birkaç saat iletişimde kalmak imkansız gibiydi zira başka öğrenciler de vardı.

Harun, büyük resmi görür görmez okuldan kaydını sildirdi ve bir hoca aramaya koyuldu. Ne yazık ki hocayı ancak 1 ay sonra bulabildi. Onun ne kadar verimli olabileceğini ise birkaç ay sonra görebilecekti ancak her halükarda kurstan çok daha verimli olacaktı. Ayrıca zamandan ve hatta paradan da tasarruf edebilecekti Harun.

 

2 ay sonra…

 

Harun okula kıyasla hocadan memnundu. Ama okul ile kıyaslamazsa? O zaman birçok soru işareti oluşuyordu kafasında. Geçen 2 ay zarfında Harun bir tane daha büyük resim gördü ve hocayı da bıraktı.

Hocayı bırakmasına neden olan büyük resmi, okulun da hocanın da aslında -kendi bütçesi için- ne kadar gereksiz olduğunu, bunun, ancak işin maddi boyutunu hiçbir şekilde dert etmeyen kişiler için uzun vadede yararlı olabileceğini, kendisinin o kadar uzun zamanı olmadığını, yurt dışına 4-5 sene sürecek üniversite eğitimi için değil bir yıldan kısa süreli dil öğrenimi için gittiğini fark etti. Harun, “Zararın neresinden dönersek kardır” teziyle  oturup ders çalışmaya ve dışarı çıkıp insanlarla buluşmaya, pratik yapmaya koyuldu.

Bir sonraki yazıda, Haruna, yurt dışına dil eğitimi almaya gitmeden önce nasıl telkinlerde bulunduğumu anlatacağım. Harun’un neleri kulak ardı edip yurt dışına çıktığını, nasıl her şeye hazırlıksız yakalandığını, denize düşüp yılana nasıl sarıldığını izah etmeye çalışacağım.

Evet, zamanınada Harun’a “Sen Harunsun, akıllı ol!” diye çok söylemiştim. Ona, yurt dışına gitmeden önce yapması gerekenleri, bu sayede hem zamandan hem paradan nasıl kar edeceğini anlatmıştım. Bu hikayede de gördüğünüz gibi Harun hiç oralı olmadı.

Bir sonraki yazıyı, Harun gibi olmak istemeyenler için yazacağım. Siz Harun olmayın diye…

 

1 yorum
  1. Eyüp Tebir diyor

    Kesinlikle özel hocanın katkısı daha fazla oluyor, en azından hocalar birebir eğitimde öğrencisine özel bir yaklaşım ile öğretmesi bile büyük bir artı. İngilizce eğitimi aldığım dönemde hocamla her dersimizi farklı bir ortamda yapardık bulunduğumuz ortama göre kelimeler cümleler oluştururduk.

Sizin yorumunuz: