Yeni bir söz söylemek için tekrar merhaba dünya!

Bir gün bir e-posta aldım, hayatım değişti, daha doğrusu değişir gibi oldu. Sonra baktım değişmemiş, degisimekle değişmemek arasında gidip gelmiş. Ortada bir belirsizlik vardı, hala da var. Bu blogda yazmaya başlamamın ve işbu yazının yazılmasının asıl nedeni bu belirsizliktir. Görüyorsunuz, yazıyı okumaya gerek kalmadı. Zaten konuyu artık biliyorsunuz. Yıllardır yazılarımı büyük bir sabır ve hasretle bekleyen hayranlarımın her şeye rağmen okumaya devam edeceklerini bildiğim için ozetci arkadaşlara ilk paragrafta kıyak yapmak istedim. Onlar, bu kutsal sitenin derinliklerinde kalan en nadide bilgilere yonelmek icin ana sayfaya gidebilir, oradan yeni bir hayata başlayabilirler.

Bu güne kadar her blogger gibi ben de 94362502 kez düzenli olarak yazma girişiminde bulundum, sonra vazgeçtim. Daha doğrusu gözüm yemedi. Kolay değil dünyanın bilgisini yazıya dökmek. Onca konuyu ben insanlara nasıl anlatacağım? “Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?!”

Düşünsenize azizim, her şeyi biliyorsunuz. Mesela dünya tarihi, barak uzun havasının yöre yöre halkı üzerindeki arabesk etkileri, horoz dövüşü, felsefe, hacamatın faydaları, kuantum fiziği, dünyanın aslında tepsi gibi düz olduğu, Atlas’in dünyayı taşımaktan fıtık olmuş beli, oryantal müzik, ibrahim tatlıses, Bethooven, rüya tabirleri hatta mitoloji ve daha neler neler… Kolay mi?

Atlas

Şimdi böyle yazarken aklıma geldi, bu 94362502 girişimin % 0,193’unde başarılı bile oldum (çok küçük ama çok keskin bir başarı gerceklestirdigimi verdiğim kusurattan fark etmişsinizdir). Daha doğrusu başarılı olduğumu zannettim. Iki yil önce sukrudasdemir.com alan adını alıp bir sunucu kiraladım. Iki makale bile yazıp yayınladım. Bunlardan ikincisi “Insan ne için yaşar?” başlıklı, sadece beş kelimeden oluşan bir yazıydı. Aynı yazıyı bir sonraki sefere yayımlamayı planlıyorum. Hatta eğer amaç aydınlatmaksa basalım bilgiyi: “Insan mutlu olmak için yaşar”. Ama ne yazmaya devam edebildim ne mutlu olmaya. Onca para da boşa gitti. Şaşırdınız, biliyorum ama evet, o zamanlar fakirdim. Belki de mutsuzluğun nedeni buydu. Yoksa başka bir şey miydi? Olabilirdi, ama biz yazmaya devam edelim. Belki yazının akışında sorunun cevabını bulabiliriz.

Yaşamıyor da olabilirdim o zaman. Yaşıyorsam mutlu olmam gerekirdi. Mutsuzsam nasıl yaşıyordum? Yoksa sadece yaşıyor gibi miydim? Insan mutluysa bunun farkında olmalıydı. Mutluluğu görememiş olabilir miydim? “Hayatimin en mutlu aniymis, bilmiyordum” bile diyemiyorum. Üstelik sevdiğim kişiyle beraberdim. Neden Orhan Pamuk’un mutluluğu fark edemediğini fark ettiği zamanki kadar bile mutsuz değildim en azından? O benden daha iyi yazdığı için mi sadece? Yoksa benim Nobel’im yok diye mi? O halde yaşamaya değer mi? Bu işte bir terslik olmalıydı. (Meraklısına not: Bildiğiniz gibi Isveç akademisi bir suredir taciz skandalıyla çalkalanıyor. Akademiden istifa eden bazı üyeler nedeniyle bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü verilmeyecek. Tam “bu sefer oldu, kesin bana verecekler” derken yine kaybettim Nobel’i. 2019’da başka bir dalda verilecek olan Nobel ile birlikte Nobel Edebiyat Odulu’nu kazanan kişi de açıklanacakmış. Hadi bakalım, önümüzdeki yıl alacağız.)

Tabii bu arada telefonlarım susmuyordu, gelen e-postalar uyutmuyordu. Insanlar yazmam için yalvarıyorlardı. Hatta ağlayanlar, intihar etmeyi düşünenler, “cocugumu keserim” diyenler bile vardı.

Hiç unutmam, birgün bir e-posta aldım. Kızcağızın biri 24 saniyelik bir ses kaydı göndermiş. Ağlama, hıçkırık, kafayı duvarlara vurmalar, ah vah sesinden başka bir şey yok. Altına yazmış “Goruyorsun, Filipinliler’e miras kalan o Ispanyol tatlısının tarifini yazmadigin için ne haldeyim.”

Email

 

Hanım kızımız adı “Leche Flan” (leçe flen diye okunur, öğrenin) denen, yumurtanın sarısıyla yapılan tatlının tarifini yazmamı istiyordu. Görünüşe bakılırsa Fransızların diye dünyaya yutturulan ve menşei Roma’ya kadar giden bu tatlının Krem Karamel olmadığını bir yerlerden öğrenmişti. Nereden öğrenebilir? Tabii ki daha önce yazdıklarımdan. Tarifi Turkiye’nin hiçbir sefinden doğru bir şekilde ogrenemeyecegi için benden istiyordu. Haklıydı. Kafasını duvarlara vurmasının asil nedeni buydu.

Fakat bir tatlı için bu kadar agit yakmaya değer miydi?

Leche Flan

Oysa ben bir elimde Denemeler (Montaigne), diğer elimde konyak, üstümde robdosambr ve boynumda fularimla Büyük Okyanus’taki Mariana çukuru kadar derin düşüncelere dalmıştım. Hatta varoluşumu 789791205’inci kez sorgulamak için Sartre’a geçmek üzereydim. Belki iklim değişikliği ve karaya vuran bilinalar gibi basit, ancak sıradan insanların çözemeyeceği sorunlar hakkında düşünme faslına da gecebilirdim.

Montaigne ve Sartre ile iklim ve balinalar arasında ne gibi bir ilişki olabilir diye aklınıza soru gelmiş olabilir, normaldir. İnsanın, benim gibi birinin yazıları olmadan bu gibi konuları iliskilendirebilmesi zor. Sizi anlıyorum. Ancak daha ilk yazımda Böyle bir sorunun kafanızda oluşması bile olumlu. O yüzden okumaktan vazgeçmemelisiniz.

Montaigne

E-postadaki ah’li vah’li sesi dinleyip iliştirilen notu okuyunca bana bir aydınlanma geldi, daha doğrusu gelir gibi oldu. Böyle bir aydınlık bir karanlık, bir aydınlık bir karanlık şeklinde devam etti. Birden elektrik faturası aklıma geldi. Acaba faturalar ödenmemişti de TEDAŞ “bak keserim ha” gibisinden blöf mu yapıyordu? Faturanın ödenip ödenmediğini uşağa sordum (Insan daha önce fakirse sonradan zenginliğe alisamiyor. Elektrik faturası ne lan? Bu cümleden sonra Montaigne de okusan Sartre da okusan boş. Uşak bile birazdan arkandan dalga geçecek, hizmetçilerle dedikodunu yapacak). “Lambalar yanıyor efendim” dedi. Hayır, TEDAŞ blöf yapmıyordu ve yanıp sönen lambalar değildi. Pencereden Bogaz’in ışıklarına baktım, her şey olağandı ama gerçekleşen karanlık ve aydınlığı farkettigimden eminim fakat bu tam bir aydınlık değildi.

Boğaziçi Köprüsü ışıkları

Sonuç olarak manevi anlamda bir aydınlanma gerçekleşmedi. Yoksa ben de isterdim öyle kitaplardaki gibi “bir gün bir mektup aldım, sonra şimşek cakti” demeyi. Ama olmadı. Zaten okuduğum 927861449 kitabın hiçbirinde böyle bir cümleye rastlamadım. Tekrar bir göz gezdireyim, belki rastlarim diyerek bütün kitapları taradım, yine yine yok. Hatta yan taraftaki yalının sahibi Hamit Bey’e kütüphanesine bir bakivermesı için mektup yazmama rağmen gelen cevap olumsuzdu. Halbuki uşakla beraber geceyarısına kadar aramışlar. Zavallı Hamit Bey.

Hani yeryüzünde söylenmedik bir söz yoktu? Hani önemli olan ne söylediğimiz değil nasıl soyledigimizdi? Şarkı mi okuyoruz burada? Şiir mi yazıyoruz? Kimi kandırıyorsunuz?

Turkiye’de “Gokyuzu altında söylenmemiş söz yoktur” diye bilinen ve ingiliz literatüründe “Nothing new under the sun, no thing under the sun iş new” olarak geçen bu sözün Romalı Cicero’ya ait olduğu söylenir. Cicero öyle bir laf etmiş ki nerede yaratıcılıktan, yeni bir soz söyleyebilme becerisinden yoksun -sözde- sanatçı veya yazar varsa bu sözün arkasına siginip kendini aklamaya çalışmış. Dünyada bir “söyleme bicimin söylediğinden daha onemli” furyası var ki almış basını gidiyor.  Halbuki Cicero’dan önce bu soz söylenmemişti. Bu anlamda kendisi “söylenecek yeni bir şey yok” derken bile yeni bir soz söylemiş oldu. Sonra herhalde kendi kendine konuşmamıştı, sözü birine söylemişti Çiçero. O kişi ise “Sen ne söylüyorsun lan değişik? Yok öyle bir şey! Git biraz calis çabala da kendini geliştir. Gökyüzü altında söylenmemiş daha nice soz vardır, yoktan da vardan da bir var vardır, göklerden gelen bir karar vardır.” deseydi o da ayrıca yeni bir soz söylemiş olacakti ki olamadı, bunu söylemek büyük sairimiz Sezai Karakoc’a nasip oldu. Sözün çıktığı yerde bile tez çürütülmüş, Roma tarihinin derinliklerine gömülüp gitmiştir. Oyle Serdar Ortaç gibi birinin cikip “Topu topu 7 nota var. Kaç ayri beste yapılabilir ki?” Diye sacmalamasina bakmayın.

Cicero – Kaynak: Wikipedia

Yıllarca sizi kandırdılar. Sadece ingilizce’ye dakikada kaç yeni kelime eklendiğine lütfen girip bir bakınız (bu arada en az 3 dil bilmeyenler için yazılarım yan etki yapabilir, demiş miydim?). Daha önce var olmayan kelimelerle nasıl söz söylenmiş olabilir? Mesela bundan 200 yıl önce “NASA Neptün’e emoji göndermek için SpaceX benzeri bir araç üzerinde çalışıyor.” cümlesini kurabilir miydiniz? Hayır! Çünkü NASA, Neptün, emoji, SpaceX o zaman yoktu, isimleri de yoktu, böyle bir fikir de…

Görüyorsunuz, benim yazılarımı okuduğunuz surece sizi kandiramayacaklar. Gerçi bizim konumuz bu değil. Bunu konunun uzmanlarına bırakıp kendi konumuza dönelim, diyeceğim ama onlara da henüz bunu anlatmadım. Biz yine de burada bırakıp karanlıktan aydınlığa bir adım da olsa atmaya çalışalım. Öyle elektrik faturasını ödemekle aydınlanmıyor insan.

O epostayı okur okumaz beni afallatan şey neydi? Ara ara yudumladığım konyak mi? Hayır, Carabao sütü bile içmiş adamım ben hatta cikolatalisini ve cileklisini de içtim, yine afallamadim. Ve hatta balut yemiş adamım. İğrendim ama afallamadim. Öyleyse Denemeler miydi? Değildi. Defalarca okudum Montaigne, böyle bir etkisini görmüş değilim. Francis Bacon’un denemelerinden daha güzel olması beni afallatacak değil.

Leche Flan tarifi sadece bir tatlı tarifiydi, evet. Ancak Onun Krem Karamel olmadığını söylemiş olmam yeni bir söz söylediğim anlamına geliyordu. Ve tabii ki o belirsizlik, yani afallamama neden olan şey, belirsizliğin kendisiydi. “Acaba öyle mi?” diyerek bu belirsizliği ben var etmiştim. “Olabilir mi?” diyerek olmama ihtimaline işaret eden, ışık yakan bendim, TEDAŞ değildi.

Yazıyorum, çünkü bulmak zorundayım. Aramanın en doğru yolunun yazmak olduğunu, bunun için de düşünmek zorunda olduğumu biliyorum. Buna karşın bulabilme olasılığının ne olduğunu bilmiyorum. Zaten bulamama ihtimalinin olduğundan da emin değilim. Ama ya bulursam? Aramadan nasıl bulacağım? Yazmadan, düşünmeden nasıl arayacağım?

Belki bu yazıyı yazan gibi her şeyi bilen, daha doğrusu bildiğini zanneden bir herbokolog gibi değil de emin olabileceği bir konuda bile “Ya öyle değilse?” diye sorabilen ve bulduğu cevapları sorgulayabilen, belirsizlik üstüne belirsizlik, karanlık üstüne kıvılcım var edebilen biri olma temenisiyle tekrar merhaba dünya!

Bunları da beğenebilirsin

Sizin yorumunuz: