28. Doğum günü hediyem: 3 günlük Filipinler gezisi – 2

Birinci günü okumak için tıklayın.

Sabah erken kalkmak istesem de başarılı olamadım. Bir gün önce yüzlerce kilometre araç kullanmak, yüzmek, yürümek ve gezilen yerler ile ilgili araştırma yapıp okumak, not almak her ne kadar zevkli olsa da yormuştu.

Kalkar kalkmaz eşyaları toplayıp arabaya taşıdım. Otelin lobisinden atıştırmalık birkaç şey ve kahve aldım. Iyi gelmişti. Lobide biraz oturduktan sonra otoparkın bulunduğu bahçeye çıkıp Laguna’nin güzel iklimini tattım, temiz havasını soludum. Kendime gelmiştim.

Ancak bu yeterli değildi, düzgün bir kahvaltı yapmak şarttı. Ama nerede?

Eli yüzü düzgün bir restoran aradım internette. Bulamadım. Ama McDonald’s dünyanın her yerinde olduğu gibi Pagsanjan’da da olmalıydı.

Hayır, yanilmistim. Yoktu! Pagsanjan’da bir tane bile fast-food restoranı bulamadım. En yakını, Laguna yönetiminin de bulunduğu Santa Cruz kasabasindaydi. Basıp gittim.

Pagsanjan – Laguna / Filipinler

Pagsanjan’in asil adı ‘Pinagsangahan’. Kasabayı işgal eden Ispanyollar teleffuzda zorlanınca adını değiştirmişler.

Dürüst olmak gerekirse Pagsanjan yazarken bile “acaba doğru mu ki?” diye tekrar tekrar kontol edip eski adını da öğrenince işgalci Ispanyollara hak vermedim değil. Benden “thank you”nun Türkçesini öğrenip teleffuzunu çok zor bulan Filipinli arkadaşlara buradan selam ederim.

Pagsanjan Kemerini gündüz gözüyle görünce “Acaba Hz. Meryem gerçekten burayı korumuş mudur?” diye içimden geçirdim. Çünkü gördüklerim bana aksini söylüyordu.

Pagsanjan Arc – Laguna / Filipinler

Kaynaklar diyor ki “Pagsanjan, Laguna’nin turizm başkentidir.” Nereden çıktı, kim uydurdu, bilmiyorum. Galiba Pagsanjan Şelalesine giden turistler internette çok paylaşım yaptıkları için insanların tercihi buraya gelmek yönünde oluyor, bu da gelen turist sayısını artırıyor. Ondan sonra ne oluyor? Al sana turizm başkenti.

Yani Liliw’i görmesem, Los Banos’u, Naclaran’i, Calamba’yi, San Pablo’yu görmesem beni kandıracaklar! Göz var, izan var, Allah aşkına. Hz Meryem aşkına, Jesus aşkına!

Türkçe kaynaklarda zaten gezdiğim bu yerlerin hemen hiçbiri görülmez. Neden? Çünkü bizde gezmek demek, başkalarını tekrar etmek, başkaları nasıl yapıyorsa öyle yapmak demek, Instagram’i ve hepsi birbirinin kopyası olan gezi bloglarını takip etmek, rehber kabul etmek demek. “Aha bu fotoğraf güzelmiş, ben de oraya gideyim!” Niye? Hani yeni yerler görmeyi, keşfetmeyi seviyorduk? Tabii Ingilizce kaynaklar da çok farklı değil.

Biz de yemekten sonra o şelaleye gidelim dedik. Arkadaşın sabah ibadeti için turizm ofisinin orada bulunan belediye binasının karşısındaki Pagsanjan Kilisesine uğradık.

Pagsanjan Church – Laguna / Filipinler

Kilisenin asıl adı Our Lady of Guadalupe Kilisesi. Fotoğrafta da görüleceği üzere 3 katlı bir çan kulesi bulunan kilise, 1600’lu yıllarda buraya Meksikalı bir aile tarafından hediye gönderilen bir heykelciğe ev sahipliği yapması nedeniyle önemli. Gerçi heykelin orijinali Amerikan-Filipino savaşları sırasında imha edilmiş ama kopyası hala kilisede.

Our Lady of Guadalupe Church – Pagsanjan / Filipinler

Belediye binası kilisenin karşısında. Pelediye başkanı daha önce sinema oyuncusu olan bir kadın. Pagsanjan’in önceki valisi ise kocasıymış. Yani kârı-koca yönetiyor belediyeyi.

Şimdi ben niye belediye başkanından bahsediyorum? Konumuzla ne alakası var? E çünkü güzeldi. Yani kocasını bilmem ama kendisi güzeldi. En azından o an güzel göründü. Belki çirkindir, bilmiyorum. Aha bu kapının önünde gördüm fotoğrafı çekmeden önce. Onu gördükten sonra fotoğraf cekemedim. O beni görmedi. Görse o da fotoğraf cekemezdi. Gerçi o zaten fotoğraf çekmiyordu. Nesye.

Pagsanjan Municipal Hall – Laguna / Filipinler

Kiliseden çıktıktan sonra ellerinde şelale resimleriyle gelip tur satmaya çalışan kişileri pek dinlemeden belediye binasının yan tarafındaki ara sokağa girdim. Bir dakika yürüdükten sonra tur için anlaşma yapacağımız ofise varacaktim.

Bu dar sokakta tuhaf tuhaf bakan insanlar vardı. Bu normaldir çünkü bu tuhaf tuhaf bakma olayının kendisi doğası itibariyle tuhaf değildir. Genellikle gelişmemiş ülkelerde insanlar yabancılara böyle tuhaf bakarlar, sanki tuhaf olan kendileri değil de yabancilarmis gibi. Ancak bahsettiğim sokaktaki tuhaflık, olağanüstü bir haldeydi, tıpkı birazdan bizimle konuşacak kişinin tuhaflığı gibi. (Usta -ve kendini usta zanneden- yazarlar ve eleştirmenler derler ki “bir paragrafta aynı kelimeyi ikinci kez kullanma.” Hiç kusura bakmasınlar, öyle her şeyi bırakıp bir kelimenin 9 farklı es anlamlisini bulamam.) Sanmıyorum ama ola ki buraya birinin yolu düşer, su an onuncu kez vurguladığım bu tuhaflığa dikkat etsin.

Sokakta ofisi ararken karşımıza bu harabe çıktı. Anlaşma burada yapılıyormuş.

Paghansan Falls office – Laguna / Filipinler

İçeriye girip yetkili kişiyi sorduk. Adam geldi, tur hakkında bilgi verdi. Turla beraber su geçirmez ürünler satmaya çalıştı. Kelime oyunu yaptı bol bol. Ne kelime oyunları yapıyorsun, bizi ikna etmeye çalışıyorsun adam? Zaten dünya kadar yol gelmişiz şelale için. Böyle esnaf ağızlarını hiç sevmiyorum.

Tur da epey pahalıydı zaten. Belki buna değerdi ama kıyaslama açısından bir örnek vereyim. Yazının bir önceki bölümünde Daranak Şelalesinden bahsetmiştim. İşte o şelalenin fiyatının tam 36 katını söyledi. Daha sonra Bohol’u anlatırken bahsedeceğim dünyalar güzeli bir şelaleden de 180 kat pahalıydı. Hal böyle olunca insan bir kez daha düşünüyor.

Şimdi mekânları birbiriyle kıyaslamak doğru değil fakat burada hem maddiyat söz konusu hem buna zaman harcayacaktik. Zaten adam da tepemin taşını attırmıştı. Zaman her şeyden önemliydi. Git-gel darken öğleden sonrayı bulabilirdi. Vazgeçtim bu sevdadan, Liliw’e sürdüm.

Liliw

Yollar muhteşemdi desem artık klişe olur değil mi? Ama öyleydi. Ne yapayım?

Her yol kivriminda Banahaw aktif yanardağı kendini gösteriyordu. Öyle büyüleyiciydi ki fotoğraf çekmek aklıma bile gelmedi. Arkadaşın çektiği fotoğrafları da bir önceki yazıda anlattığım gibi yok edince çareyi internetten bir fotoğraf araklamakta buldum.

Mount Banahaw – Laguna / Filipinler

Yerli Hristiyanlar buraya “Kutsal Dag” derler, yılın belli dönemlerinde haccederler. Onlar için burası bir dağdan çok daha fazlasıdır.

Internette Banahaw ile ilgili kısa bir araştırma yapan kişi, okuduklarına bekli de inanamayacaktir. Çünkü neredeyse cennetin tarifi yapılır. Irmaklardan, derelerden, şelalelerden, mağaralardan övgüyle bahsedilir. Eğer buraların güzelliğini bir Filipinli betimleseydi abarttığını düşünür, pek umursamazdim.

Biraz daha araştırma yapınca yabancılar tarafından yeteri kadar tanınmamış, keşfedilmemiş bir cennet olduğu düşüncesine vardım. Internette ulaştığım yüzlerce fotoğraftan sadece birkaçını paylaşayım. Arka arkaya fotoğraf paylaşmayı hiç sevmem ama Banahaw bunu fazlasıyla hak ediyor. Çok konuşmanın anlamı yok, zaten fotoğraflar her şeyi anlatıyor. Ayrıca benim yorum yapabilme becerimin çok çok üstünde.

Mount Banahaw – Filipinler

Kim beni buranın bir cennet bahçesi olmadığına inandırabilir?

Mount Banahaw – Laguna / Filipinler
Mount Banahaw – Laguna / Filipinler
Mount Banahaw – Laguna – Filipinler
Mount Banahaw – Laguna / Filipinler

Banahaw, sporun herhangi bir branşina ilgi duyan herkese hitap eden bir yer. Dağcılar, kampçılar, dağ bisikletçileri, yüzücüler, izciler… Özellikle hiking yapanlar yılın belli dönemlerinde buraya geliyorlar. Bence bu konuda Filipinler’de daha iyi bir yer yok, dünyada ise çok az yer vardır.

Bu fotoğrafları görüp de Banahaw’a “Kutsal Dag” diyen, hacceden Hristiyanlara hak vermemek mümkün mu? Banahaw bütün dünya için kutsal bir yer olmalı.
Doğa insana keşfetmesi için ne kadar güzel yerler vaat ediyor. Fakat ne yazık ki hayat çok kısa. Biz Nagcarlan’a sürelim arabamızı.

Nagcarlan

Bana sorulursa –Liliw için de söylediğim gibi- Nagcarlan’a turistlerce yeteri kadar değer verilmemiş. Berrak gölleri, yemyeşil tepeleri ve dağları, sarildayan şelaleleri, tertemiz nehirleri nasıl olur da turistlerle dolup taşmaz, “insan gerçekten hayret ediyor”. Herhalde keşfetme anlayışımız Instagram’da görüp bir yerlere gitmek olduğu icin…

Nagcarlan – Laguna / Filipinler

Keşfetme arzusuyla buralara gelenler sadece saydığım doğal güzellikler nedeniyle şanslı değiller, aynı zamanda çok ucuza konaklarlar, yer içerler. Bu da aslında seyahat anlayışı plaj, gece hayatı, instagram, seksi vücut sergilemek ya da görmek olan kişiler sayesindedir. Çünkü onlar buralara gelselerdi biz böyle muhteşem yerleri daha pahalıya gezecektik. Teşekkürler arkadaşlar <3 .

Her ne kadar Nagcarlan’in ya da Liliw’in gezilecek çok yeri olsa da bir yer altı mezarlığını görmekte karar kıldım.

Nagcarlan Yer Altı Mezarligi’na vardığımızda mezarlığın yanında bir müze olduğunu öğrendim. Bir mezarlığın nasıl bir müzesi olacağını merak ettim.

 

Nagcarlan Underground Cemetery Museum – Laguna / Filipinler

İçeriye girince bizi müzenin proje sorumlusu olan, müzenin her şeyiyle ilgilenen bir kadın karşıladı. Hem müze hem mezarlık hakkında bilgi verdi.

Ben bu müzenin ne amaçla yapıldığını bir türlü çözemedim. Ya ben muzecilikten hiç anlamıyorum ya da Filipinler Ulusal Tarih Komisyonu kendine uğraşacak bir şeyler aramış.

Mezarlığın restorasyonu sırasında kullanılan malzemeleri sergileniyor mesela.

Nagcarlan Underground Cemetery Museum – Filipinler

Yan tarafta kocaman mezarlık öylece dururken mezarlıktan alınan taş parçaları neden müzede sergilenir? Birkaç taş parçası alıp müzeye koymuşlar. Nedenini sorduğumda bir cevap alamadım.

Burası bana göre bir müze değil, mezarlık hakkında bilgi edinilebilecek bir danışma ofisiydi.
Daha önce mezarlığın tarihi hakkında araştırma yapmıştım. Burayı İspanyolların inşa ettiğini, Filipinli kölelerin burada çalıştığını zaten biliyordum. Bilmediğim bir şeyler daha öğrenirim belki düşüncesiyle hanımefendiye sorular sordum. Kendisi epey ilginç bilgiler verdi.

En tuhaf olanı, mezarlık inşa edilirken Filipinliler’in öldürülüp kanlarının inşaat harcına katık edilmesiydi.

Nagcarlan Underground Cemetery Museum – Nagcarlan Laguna / Filipinler

Filipinlilere ünlü Ispanyol denizci Magellan’dan bu yana neler yapıldığını zaten biliyoruz. Yapılan bazı uygulamaların ölümden beter olduğunu da biliyoruz. Ama bu “kesip kanını harç ettiler” nedir Allah aşkına?

Bir akademisyen olduğunu söyleyen hanımefendinin hiçbir kaynağa dayanmayan bu sözünü ısıtır işitmez tepem attı. O an müzeyi terk ettim, sadece mezarlığı görüp gitmenin daha doğru olacağını düşündüm.

“Ya kadın haklıysa?” denilebilir. Ama bilim böyle ilerlemez. Sana sorulduğunda kaynağın varsa çıkarıp masaya vurursun, yoksa “boyle söylentiler de var” deyip geçersin.

Müzeden çıktıktan sonra bize bir rehberin eşlik edileceğini, mezarlık hakkında bilgi verileceği söylendi. Rehber kıza bu konuyu sorduğumda bunun bir söylenti bile olamayacağını, hiçbir kaynağa dayanmadığını, uzun süredir burada rehberlik yaptığı halde kendisinin ilk defa böyle bir şey duyduğunu söyledi. Sadece hayvan kanı kullanılmış. Tabii ben direktörün öyle bir şey söylediğini söylemedim.

Nagcarlan Underground Cemetery – Laguna / Filipinler

Aslında “yer altı mezarligi” dediğimiz kısım oldukça küçük. Fakat mezarlığın toplam alanı, yani çevrili kısım 1 hektar kullanıma sahip. İçerisi de dışarısı gibi gayet temiz ve bakımlı.

Burası Ispanyol sömürgesi iken 16-40 yaş arası Filipinli erkekler 40 gün boyunca karın tokluğuna çalıştırılarak inşa edilmiş. Parası olan tabii ki çalışmayacak, çalışmadığı her günün ücretini rahip efendiye ödeyecek. Sonra ne olacak? Rahip efendi ve kendisi gibi ‘ust sinif’ insanlar öldükten sonra buraya gömülecek.

Peki üst sınıftan herkes buraya gömülmeyi hak ediyor mu? Hayır. Üst sınıfın da üstü var. Neredeyse ilah mertebesine yükselmiş olmak lazım. Çünkü yer altında sadece 36 kişi için yer var ve bunun 12’si rahiplere ayrılmış. Diğer 24 mezarda uyumak içinse yine ünlü ve zingin olmak gerekiyor. Ölümün bedelini herkes ödeyemiyor.

Nagcarlan Underground Cemetery – Laguna / Filipinler

Burası sadece bir yer altı mezarlığı değil, aynı zamanda yer üstü mezarlığı. Kafa karıştırıcı olabilir bu cümle. İşte bu yüzden aslında Nagcarlan yer altı mezarlığına değinmeden önce Filiipinler’deki mezarlık kültüründen bahsetmek gerek. Fakat Filipinler mezarlıkları konusuna girersek asil konudan uzaklaşmış olacağız.

Ben bu mezarlık hakkında seyahat sonrası da arastirmami sürdürdüm. O sırada dikkatimi çeken bir şey oldu. Mezarlığa “yer altı mezarligi” diyerek gitmiştik, ancak yerin üstünde de mezarlar vardı. Eğer ölüler yerin altında oda ya da odalara konulmussa ‘yer alti’ndan bahsetmiş oluyoruz. Yani toprağı kazıp olunin içine konulmasından bahsetmiyorum. Mesela bir kat aşağıya indiğimizde mezarlar karşımıza çıkıyor.

Fakat bir de yerin üstünde, yani bir duvarın içine ölülerin konulmasıyla oluşturulan mezarlıklar var Nagcarlan’da (Filipinler’in birçok yerinde olduğu gibi). Fotoğrafta, bahçeyi çevreleyen duvardaki oyukların her biri mezar. Bu uygulamayı bilenler vardır.

Nagcarlan Underground Cemetery – Laguna – Filipinler

Filipinler mezarlıkları hakkında bir yazı yazıyorum zaten. Orada ayrıntılı değineceğim bu konuya.

Bu dışarıdakiler, yani yerin üstündekiler sıradan halk. Fotoğraftaki bahçenin altı da mezarlık aslında. Sonradan getirilip gomulmusler buraya. Ancak ölülerin çoğunun yakınları gelip naaşları almışlar, başka yere nakletmisler. Neden? Çünkü burası bir Ispanyol mezarlığı. Tabii ki ünlü Filipinliler de var. Ama yukarıda değindiğim tarih nedeniyle yerliler ölülerinin burada uyumasını istememişler. Haklılar elbet.

Şimdi yer üstü mezarlarına biraz daha yaklaşalım.

Nagcarlan Underground Cemetery – Laguna / Filipinler

Fotoğrafta mezar görünümünde olup demirden izgaraya sahip, üstü kiremitten daire şeklinde yapılmış küçük kısım bir pencere. Oradan giren ışık mezarlığa inen merdiveni aydınlatıyor. Iki tane var ondan, fotoğrafta biri görünüyor. Peki mezarlığı ne aydınlatıyor? Restorasyon öncesine kadar yerin altına mumla inilmiş. Elelktrik geldikten sonra lamba takmışlar.

Görüldüğü gibi birçok mezarın üstünde isim yazmıyor. Aslında onlar boş değil, sadece ölülerin isimleri bilinmediği için yazılmamış. Doğum ve ölüm tarihlerine baktığımız zaman yer üstü mezarlarının sonradan yapıldığını anlıyoruz.

Yine hangi mezar kime ait, bilinemediginden yakınları gelip alamadı sanırım. Kim bilir?

Nagcarlan Underground Cemetery – Laguna / Filipinler

Deminden beri anlatıyorum, hala yerin altına inemedik. Inemeyecegiz de. Yani en azından ben yer altında fotoğraf çekmedim çünkü yasak. Fakat bazı saygısızlar, yasak olmasına rağmen fotoğraf çekip bir de utanmadan internete yuklemişler. O fotoğraflar zaten herkese açık olduğu için buraya koymakta bir sakınca görmüyorum.

Nagcarlan Underground Cemetery – Laguna / Filipinler

Nagcarlan Yer Altı Mezarlığı hac şeklinde inşa edilmiş. “Zaten kilise genllikle hac şeklinde inşa edilir.” demeyelim zira burası her ne kadar bir şapele sahip olsa da bir kilise değil mezarlık.

Evet, yukarıda bahsetmedim, mezarlığın girişinde, yani üst katta yılda iki kez ibadet edilebilen bir şapel var.

Bu mezarlık konusunu biraz fazla uzattım gibi ama Filipinler tarihi ve kültürü ile alakalı olduğundan bu zorunluydu. Aslında bu bağlamda az bile konuştuk. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi Filipinler mezarlıkları mutlaka üstünde fazlasıyla durulması gereken, o nedenle son günlerde hakkında bir yazı hazırladığım bir konu. Daha sonra paylaşacağım.

Nagcarlan Laguna Underground Cemetery – Laguna / Filipinler

Plan program yapmadan kendini yollara vurma romantizmiyle yanıp tutuşan kişilerin gücüne gidebilir ancak tekrar söylemek zorundayım, plansızlığın cezasını en çok da yolun buradan sonrasında cekecektim.

Mezarlıktan sonra yolculuk San Pablo’ya idi. Kıvrımlı yollarda 30 dakika surecektim. Waze (bir önceki yazıda bahsettiğim harita uygulaması) açıktı, itina ile takip ettim.

O an nedendir bilmiyorum, biraz hızlı gidiyordum. Herhalde her zamanki nedenden dolayı. Yolu da yolculuğu da umursamadan varacagim yere ulaşmak istedim. Halbuki yollar fena değildi.

San Pablo / Laguna / Filipinler

San Pablo kenti 7 Goller’i ile bilinir. Bu goller şehirde dağınık halde bulunur. Amacımız en büyük gol olan Sampaloc’u görmekti. Niye? Daha büyük daha mi iyi? Yok, onun efsanesi var çünkü. Hikayesi olan her şey insani cezbeder. Sampaloc da bizi kendine böyle çekti.

Efsaneye göre yaşlı bir adam bu bölgede dev bir sampaloc ağacının bulunduğu meyve bahçesine gider. Sampaloc, Tagalog (Filipince) bir kelime olup tamarind demektir. Tamarind de tropik bir meyve işte. Tadı güzel. Turkce’ye “demirhindi” diye çevirmişler, hey Allahım! Neyse, yaşlı adam bu meyveyi bahçenin sahibi olan kadından yalvarircasina ister. Öyle böyle yalvarma değil ama… Çünkü adamın torunu hastadır, çocuğa ilaç olsun diye sampaloc verecektir. Ama kadın pintinin teki çıkar. Vermem der, başka bir şey demez. N’olurdu yani verse çirkef kadın! Yaşlı kadın tamarindi vermemekle kalmaz, bir de adamın üstüne yırtıcı köpekleri salar. Yaşlı adamın canı çok yanar.

Ama kadının bilmediği bir şey vardır: Bu adam Diwata. Peki o kim? İşte orası biraz karışık ama kısa anlatacağım.

Diwata, Filipin mitolojisinde bir tur doğa tanrısı. Daha doğrusu tanrılardan her birine verilen isim. Mesela ‘Gokkusagi Tanrisi’ndaki tanrı diwata. Mitoiloji falan dedik ama Filipinliler yüzyıllar önce, yani daha Ispanyollar sömürmeye gelmeden (Magellan’dan önce) bu tanrılara ibadet ederlermiş. Diwata aslında sadece bu milletin mitolojisinde değil Hint ve Yunan mitolojisinde de var. Hatta Yunan mitolojisindeki adı Dryad. Ağaç perisi diyorlar. Ama Diwata’nin cinsiyeti yok sanırım.

The Dryad

Uzamadan toparlayalım. Çirkef kadın sert kayaya çarpmıştır. Diwata diyoruz, tanrıdan bahsediyoruz, kolay mi? Tabii koskoca tanrı senin dandik iki demirhindine mi kaldı? Adam çekip gitmiş. Adettendir, hemen arkasından bir gök gürültüsü, bir fırtına, kış kıyamet! Yer yarılmış, akabinde koskoca bir çukur! Yağmur yağmış, çukur suyla dolmuş. Ve böylece Sampaloc Gölü meydana gelmiş.

Bu olaydan sonra oradaki köylüler (artık kentliler) göle Sampaloc adını vermişler.

Diwata’nin laneti midir bilmiyorum ama yarım saatlik yolculuğun ardından ulaştığımız yer Sampaloc gölü değil özel bir mülkün bahçesiydi. Aslında harita uygulamasının bizi bir tepeye doğru yonlendirmesinden bir tersilk olduğunu anlamıştım. Waze bizi aldatmıştı. Daha fazla vakit kaybetmemek için yerlilere gölün asil yerini sorduk, berbat bir yol tarifi edindik. Ancak bir o kadar daha yol gitmemiz gerektiği aşikardı.

Aslında Google gorsellere bakacak olursak goller gerçekten muhteşem. Gitmişken görmemek büyük hata olurdu. Bu yüzden gidip vardık. Gol kenarındaki kalabalıktan, pislikten, trafikten başka bir şey göremedik. Fakat bu bizim hatamizdi. Çünkü gölün neresine gideceğimizi araştırma yapıp planlamamistik.

Bu olayın akabinde yol arkadaşımla güzelce kavga ettik. Açlık da başıma vurmuştu. Sabahtan beri bir şey yememistim. İnanılmaz sinirliydim. Günün yarısından fazlası gitmişti. Hemen yolumu Calamba’ya çevirdim. José Rizal’in daha önce çok merak ettiğim tarihi evini ve kişisel eşyalarını görecektim. Bu adam Filipinler tarihi için önemli. O dönem için önemli entelektüel kişilik.

José Rizal

Fakat yemek?

Tercihimi ac kalmaktan yana kullanıp gaza bastım. Çünkü Rizal’den geriye kalanları o gün goremeseydim bir daha göremeyecektim.

İşin bugün bana tuhaf görünen kısmı, San Pablo’dan yola çıktıktan sonra böyle bir karar vermenin dışında Calamba’ya varana kadarki zaman için hatırladığım başka bir şey olmaması. Dandik bir cümle kurdugumun farkındayım, duzeltmeyecegim. Hatırladığım tek şey Rizal’in evine varisim ve ondan sonrası. Bunu da acligima ve sinire bağlıyorum. Yani suçu üzerimden atıyorum. Sınır ve açlık gibi gayet insani durumlar ortaya çıkmışken arabayı durdurup not almamı kimse beklememeli.

Zamanlamam muhteşemdi. Rizal’in evine, saat 5’e 3 kala vardım. Evet, kapanmak üzereydi. Ama pes etmek olmazdı.

Jose Rizal’s House -Calamba / Filipinler

Geç kalmak benim hatamdi. Yine de yetkilileri ikna etmeyi başardım. Hava kararana dek hem evi hem bahçeyi hem bahçede bulunan müzeyi gezebilecegimi söylediler. Görevliler bunun benim için tarihi bir an olduğunu bilselerdi kendilerini ikna etmek için harcadığım o birkaç dakikayı da evi gezerek geçirmem için beni belediye bandosuyla karşılarlardı ama bilmiyorlardı.

Peki neden José Rizal? Cevap basit: önemli biri. Önemli insanlar hakkında yeri gelir gelmez uzun uzun konuşmak, tartışmak gerekir. Fakat şimdi karşılıklı konuşmadığımız için, yani bu bir blog olduğundan biraz daha kısa ama oz bir anlatım olmasına özen göstermeye çalışacağım. Bunu yaparken elimde kalan fotoğraflarla birlikte evden bahsedeceğim (daha önce söylediğim gibi yüzlerce fotoğrafı büyük bir aptallıkla kaybettim).

Kendisi çok yönlü bir bilim-sanat adamı olarak Filipinler’in bağımsızlığını için mücadele etmiş, eserler bırakmış ulusal bir halk kahramanı. Aynı zamanda cerrah. Ispanya’da aldığı tıp eğitiminden sonra asyanın farklı ülkelerine özel ameliyatlar yapmak için gitmiş. Şiirler yazmış. Bitki bilimiyle ilgilenmiş bazı bitkilerin literatüre geçmesini sağlayarak kendi adını bile vermiş. Romanlar ve çocuk hikayeleri yazmış. Her duyarlı aydın gibi ülkesinde reformlar yapmak istemiş. Bundan rahatsız olan Ispanyollar (o zamanlar Filipinler’I işgal edenlerden bahsediyorum, Ispanyol halkından değil) onu kursuna dizmisler. Hikayesi acıdır Rizal’in. Bu yüzden bir başka yazıda ayrıntılı anlatacağım. Biz şimdi 19. Yuzyil’a gidip bu önemli adamın evini gezelim.

Girişte evin tarihi ve Rizal’in hayatı ile ilgili bilgi veren bazı tabelalar var ancak bizi ilgilendiren kısım evin tasarımı.

Rizal’s House – Calamba / Filipinler

Bu ev, Rizal’in anısına yapılmış aslında. Arazi üzerinde bulunan eski ikametgah Ispanyollar tarafından imha edilmiş. Adamın evine bile tahammül edememişler. Fakat bu binanın yapımı eskisi göz önünde bulundurularak tamamlanmış. Eşyalar Rizal’e ve ailesine ait.

Ev tahrip edildikten yıllar sonra eski devlet başkanı burayı ani olsun diye yaptırmak için satın almış. 24,000 Peso ödemiş bunun için. 500 Dolar’dan daha az bir para.

Evi gezmek ya da fotoğraflarına bakmak, 1800’lerin sonunda ve 1900’lerin başında Filipinler’in çok fakir bir ülke uldugunu, dolayısıyla yerel halkın tam anlamıyla sefalet içinde yaşadığını bilmeyi ve bu şekilde bir kıyas yapmayı gerektiriyor.

Üst kata çıkınca misafir yemek yeme alanı bizi karşılıyor. Burası aynı zamanda resmi görüşmelerin yapıldığı yer. Aile yemek salonu ise iç tarafta.

Rizal’s House -Calamba / Filipinler

Evde José Rizal’in babasına ait olan 1000’den fazla kitabın bulunduğu bir kütüphane var. Bu sayı bugün bize az gelebilir. Ancak belirtmek gerekir ki bugün bile Filipinler’de kitap fiyatları yüksek. Yani baba Rizal’in sadece kitapları dahi o zaman bir servet değerinde. Bu aynı zamanda Calamba’nin en büyük özel kütüphanesi. Bu da bize, Jose Rızal gibi çok yönlü bir sanat-bilim adamı ve bir halk önderi, bir kahraman yetiştirmenin yollarından birini gösteriyor.

Sadece evdeki kütüphanenin değerinden bile evin geneli hakkında tahmin yapılabilir. Filipinler tarihini ve hatta bugünkü Filipinler yerlilerinin yaşam şartlarına bakınca “bu ev o zaman bu ülke için küçük bir saraymis” diyebiliyorum.

Hemen iç kısımda ise arkadaş, akraba gibi yakın misafirlerin agirlanabilecegi bir yemek / oturma salonu var. Duvardaki tablolar fotoğrafta pek görülemiyor ancak belli ki sonradan yapılmış, hoş çalışmalar.

Rizal’s House – Calamba / Filipinler

José Bey önemli biri, demiştim. Hiçbir şey olmasa bile bilime, sanata, edebiyata verdiği değer ve katkıları sebebiyle elbette sıradan insanlardan daha değerli, en azından benim gözümde. “Nasil olsa babam zengin, evimde hizmetcilerimle, kolelerimle krallar gibi yasarim” dememiş; çekip Avrupalara okumaya gitmiş, farklı disiplinlerde kendini geliştirmiş, eserler vermiş (nedense Celal Sengor’u hatırladım), Asya’da fakir halk üzerinde ameliyatlar yapıp insanlığa yararlı olmuş. Oralarda bilim-sanat insanlarıyla tanışmış.

Aşağıdaki resimde (pek iyi bir fotoğraf çekemedik ama) bulunan gözlüklü beyefendi, Çek Cunhuriyeti’nin Litoměřice kasabasında yaşayan bir öğretmen, akademisyen, devrimci ve belki Rizal’in etkilenip devrimci olmasına neden olan adam: Ferdinand Blumentritt. Sol taraftaki esmer kişi Filipinli, yine doktor ve Rizal’in yakın arkadaşı Maximo Viola. Tablo, Litoměřice’de yapılmış (altta Leitmeritz yazıyor). Bizim Jose Bey’i biraz cüsseli resmetmiş ressam. Oysa kendisi çok kısa ve sıska biridir, diğer birçok Filipinli gibi.

Rizal’s House – Calamba / Filipinler

Ben bu tablodan niye bahsettim? Aslında bir heykelcik var, konuyu oraya getirmeye çalışıyorum.

Yukarıdaki tabloda gözlüklü beyefendi için, Ferdinand Blumentritt demiştim. Bu profesör aslında en çok Filipinler’de bilinir. Adına cadde, tren hattı, tramvay durağı falan yapılmış. Kendi ülkesinde bu kadar bilinmez. Filipinler ve sömürgeci Amerika ile sömürgeci Ispanya hakkında epey eser yazmış. Tabii Rizal’in de yakın arkadaşı. Birbirlerini seviyorlar. Avusturya doğumlu kendisi. Rizal kendisine bir heykelcik hediye etmiş. Gayet anlamlı ve seksi bir heykel. Buraya geri döneceğiz.

Şimdi su tabloya bakalım.

Rizal’s House – Calamba / Filipinler

Gözümüze ilk çarpan, José Rizal’e hizmet ediliyor olması. Ressamın vermek istediği başka mesaj yoktur. Rızal ne kadar gösteriş meraklısı bir adamdı, bilmem. Benim sadece bu konu için söylemek istediğim iki şey var.

Çoğu kişi özellikle Ortadoğu toplumlarını gösteriş manyağı olarak bilir. Bu kişiler lütfen kabuğundan çıkıp, o “bataklik” olarak gördüğü Ortadoğu coğrafyasını aşıp Asya’ya bir gelsin, baksın.

Diğer konu ise bir hatırlatma olacak. Bu yazının birinci bölümünde bir mağarayı anlatıp orada o zaman insanların yaşadığından ve bunun nedeninden bahsetmiştim. Şimdi bu adamın kendini ne kadar yetiştirdiği ortada, ona laf yok. Ancak “halk kahramani” demiştik, değil mi? Yoruma gerek var mi? Halk kahramanları nedense hep böyledir. Onlara hizmet edilir. Halk ise mağarada bile yaşar. Onlar halk nasılsa.

Gelelim tablodaki bir başka noktaya. Tepsiyi tutan hanımefendinin sol tarafındaki (bize göre sağ) cekmecelerin üstünde bir heykelcik var. Tam ortada, şamdanlarin arasında. Tablonun üst-orta tarafına denk getirmiş ressam, Işığı da oraya vermiş ki bunu heykelciğin ve şamdanlarin arkasına yansıyan gölgelerden anlıyoruz. Bu heykelcigin tabloda yer alması, ‘sanırım’ ressamın beceriksizliği. Zira heykelcik, José Rızal tarafından yapıldıktan sonra zaten az önce sözünü ettiğim profesör arkadaşına (Ferdinand Blumentritt) hediye olarak verilmişti. Orada ne işi var? Oysa ressam, heykelciğin önemine binaen onu tam da tablonun en özel yerine koyup ışıklandırmıstı.

Heykelcik anlamlı, evet. Anlamlı ve seksi.

Jose Rizal – The Triumph of Science over Death (Flickr -Keith Kelly)

Heykelin orijinalinin bu olduğu söyleniyor. Burada da bir tuhaflık var. Fotoğraf bana ait değil ama bu heykeli ben Rizal’in evinin bahçesinde bulunan Rizal müzesinde gördüm. Hani arkadaşına verilmişti? Tek ihtimal, Ferdinand Blumentritt’in, müzede sergilenmesi için heykeli geri vermiş olabileceği ama bu da çok zayıf bir ihtimal.

Çıplak hatunun ayakları altında duran kuru kafa, cehaleti, bilgisizliği simgeliyor. Rizal, hatunun güzel görünmesi için ne kadar ugraşmışsa kuru kafanın korkutucu görünmesi için o kadar çaba göstermiş. Başarmış da. Cehalet çirkin. Tabii cehaleti ayaklar altına alırken bilgiyi, bilimi yüceltmek lazım. İşte o da hatunun başının üstünde göğe yükselttiği meşale.

Heykel hakkında internette bulunabilecek daha ileri bilgi yok. Bundan sonrası, ancak insanların kendi yorumları olacakktir. Ben de bahsedilmeyen bir iki şeye değinmek istiyorum. Bunlar kendi yorumum olacak.

Hatun neden çıplak?

Şimdi Filipinler’i kaynaklar dünyanın en dindar 5 ülkesinden biri olarak gösteriyor (bana göre en dindarı). Bugün bile böyleyse bundan 100 yıl önce kim bilir nasıldı. Su an bile kilise ülkenin en güçlü kurumu. İşte soyunma burada dine, kiliseye bir başkaldırıdır, başka bir şey değildir. Ne güzel aydınlık! Buradan kuru kafanın bir anlamda dini, kiliseyi ya da kilise düşüncesini temsil ettiği sonucuna varabiliriz.

Heykel, yukarıda bahsettiğim nedenlerden dolayı o kadar anlamlı bulunmuş ki birçok kuruluş onu bir sembol olarak kullanmaya başlamış. Bu kuruluşların çoğu tıp / medikal ile ilgili dernekler ya da okullar. Ancak hemen hepsi, orijinalinin aksine toplumun yapısı nedeniyle heykelin vajinasini hatunun saçı ile kapatmış, kapatmak zorunda kalmış. Mesela şu:

The Triumph of Science over Death (Replica) – Filipinler

Heykel hakkında çok konuştuk, doğrudur. Kısa keseceğim, son iki neden:

  • Bunun Ferdinand Blumentritt’e hediye olsun diye yapıldığını söylemiştik. Yani şahıs bir erkek. Bana bir heykel hediye edilecek olsa anlamı her ne olursa olsun bunun çıplak bir erkek olmasını istemezdim. Kim ister? Belki bir kadın ya da bir eşcinsel erkek…
  • José Rizal’in tam bir kadın düşkünü olduğunu herkes bilir. Adam fırlama. Hatta o kadar ki (sıkı durun) Adolf Hitler’in babası olduğu söylenir, daha doğrusu öyle olduğuna inanılır. Şimdi “Yok canım!” diyoruz evet ancak internette o kadar çok bilgi var ki bununla ilgili… Sadece internette değil. Ben evin bahçesinde bulunan müzeyi gezerken konu Jose’nin kadın düşkünlüğüne geldiğinde arkadaşımın ilk söylediği şey “Onun Hitler’in babası olduğunu soyluyorlar” oldu. Çok ilginçtir, bunun ovunurcesine iddia ediyorlar.

Bu saçma tezi şimdi curutecegim.

Birkaç tarihçi de aynı yerden bu tezi çürütmüş aslında. Ama nedense Filipinler’in en iyi, en köklü üniversitesinden (UP) mezun olan kişiler (arkadaşım gibi) bile kendi tarihine azıcık da olsa göz atmadıkları için bunu bilmezler.

José Rızal, Hitler’in annesiyle aynı okulda bulunmuş olabilir. (1) Bu, José’nin o kadınla bu derece bir ilişkisi olduğunu kanıtlamaya yetmez. Evet, bu, tezi çürütmeye de yetmez, doğrudur. Ancak şöyle bir durum var ki Jose’nin Adolf’un babası olması ihtimalini teknik olarak imkansız kılıyor: (2) José Rizal, Almanya’yi Adolf’un doğumundan 2 yıl önce terk ediyor. Mektupla mi ilişkiye girdiler?  🙂

Şimdi evden devam edelim ve José’nin doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği odaya girelim.

Jose Rizal’s House – Calamba / Filipinler

Görüldüğü gibi bol ışıklı hoş bir oda. Rızal küçükken güzel bir odası varmış. Üç odalı evin en güzeli. 9 kız kardeşi olan Rizal’e en güzeli verilmiş. Tabii ki bugün için sıradan gelebilir ancak orada durup Jose gibi birinin uzun zaman önce ‘sansli cocuklugunu’ geçirdiği odaya bakmak, onu orada hayal etmek tuhaf hissettirmişti.

Buradan sonra yazacaklarım için “Ya Şükrü, neden toplumları kendi ülkenin tarihine, kültürüne göre degerlendiriyorsun? Niye kıyas yapıyorsun?” deme lütfen sevgili okuyucu. Etnosentrik davranmadikca ve art niyetli yaklasmadikca bu pek de fena olmayan bir yöntemdir. Referans noktası almaksızın toplumları incelemek, bir topluma hakaret olabileceği gibi haksız bir değerlendirmeye de yol açabilir. Tarafsız ve mantıklı bir çıkarım yapmak için bilim insanları kıyas yöntemini uzun zaman kullandılar, hala bile dünyanın bütün okullarında kullanıyorlar. Karşılaştırmalı siyaset, karşılaştırmalı edebiyat gibi… Gelin buna karşılaştırmalı sosyoloji diyelim biz de. Bunu yaparken elbette kendi doğduğum Anadolu topraklarını referans almak zorundayım zira dilini, dinini, kültürünü, toplumunu en iyi bildiğim coğrafya Anadolu coğrafyası. Fazla uzağa gitmeye gerek yok.

Şimdi yan odaya geçelim ve Jose’nin ebeveynlerinin mahrem alanına bir göz atalım.

Jose Rizal’s Home – Calamba / Filipinler

José’nin doğduğu oda burası. Hakkında konuşacağım tek bir nesne var: yatağın önünde duran tencere benzeri kap.

Hemen odanın dışında bulunan tuvalete çıkmak yerine bu kabı kullanmışlar. Daha açık bir ifadeyle bu kap tuvalet görevi görmüş. Evet, odanın içinde. Muhtemelen hala Filipinler’de kullanılıyor. Bu konuda çok konuşmaya gerek yok ama düşündükçe insan delirecek gibi oluyor.

Bu aile o zaman Filipinler’in en aydın, en modern, -yukarıda da bahsettiğim gibi- servet değerinde kütüphaneye sahip olan ailesi belki ancak temizlik anlayışı bu. Arkadaşımla bunu tartışırken bana “Avrupa’da da kullanmışlar o zaman.” dedi. Dikkat edilirse referans noktasını Avrupa olarak alıyor. Temizlik ölçütü Avrupa. Evet arkadaşlar, Avrupa nasıl sçıyorsa öyle sçıyoruz. Nasıl onlar daha aydın!

Hiç kusura bakılmasın, konu temizlikse ben kıyas da yaparım dalga da geçerim. Bir ülkenin berbat yemeklerine laf etmek saygısızlık olarak değerlendirilebilir. O ülkenin dünyanın en kötü ulaşım sistemine sahip olmasına da -çevreye, atmosfere zarar vermediği müddetçe- bir şey diyemezsin. Olabilir. Hatta aynı zamanda bir Malay geleneği olan el ile yemek yeme adetlerine de sonsuz saygı duymak zorundasın. Geçmişten gelen bazı kötü kişisel özelliklerine bile bir şey diyemezsin, “Begenmiyorsan çek git” deme hakları var. Ama mesele temizlikse, hele bunun için bir de Avrupa’yi bana örnek gosteriyorlarsa… Üzülürüm yani ne diyeyim? Bu bir ülke sorunu değil, insanlık sorunu, dünya sorunu çünkü. Insanlar oluyor pislikten!

Hemen odanın önünde tuvalet ve banyo var oysa.

Rizal’s Hhouse – Calamba / Filipinler

Evin kocaman bir arazisi olduğunu söylemiş miydim? Dört cephesi bulunan devasa evden ve o KO-CA-MAN araziden tuvalet ile banyoya düşen pay işte bu kadar. Sağdaki banyo, soldaki tuvalet.

Guncelleme: Bu yaziyi yazdiktan sonra ogrendim ki hala bu ulkede odanin icindeki kaplara tuvalet yapiliyor.

Şimdi ben yüzyıllar önce Anadolu’da yapılan hamamları, tuvaletleri nasıl hatirlamayayim? Nasıl gözümün önüne gelmesin onlar, sevgili okuyucu?

Yakından bakalım.

Rizal’s Home – Calamba / Filipinler

N’olurdu yani biraz büyük, biraz ferah bir mekan yapsan da odaya s*cmak yerine dışarıdaki tuvalete / banyoya gitmeyi canın istese?

Rizal’s House – Calamba / Filipinler

Saygı duymak ama ne ölçüde? Evde diğer her şeye verilen değer temizliğe verilenden daha yüksekse ben ne diyeyim?

Tuvalet ve banyonun hemen yanına, balkonun kenarına direkt olarak kuyudan su çekilebilecek bir yapı inşa etmişler. Hoşuma gitti.

Rizal’s House – Calamba / Filipinler

Şimdi tekrar içeriye geçip kızların odasına bir girelim.

Pencerenin yanındaki şezlong benzeri şeye bir anlam veremedim, hakkında sorunca cevap da alamadım.

Yatak Japonya’nin Nara şehrinden diye tahmin ediyorum, emin değilim. Ancak yatağın altında duran o ahşap, 14 küçük 2 büyük delikli nesne hakkında bilgi edindim.

Rizal’s House – Calamba / Filipinler

Sadece bilgilenmekle kalmadım, bir benzerini bu evin karşısındaki elişi ürünlerin satıldığı kazıkçı dükkândan uzun pazarlıklar sonucu satın alıp bizzat onun kültürüne dahil omaya çalıştım. Bu çaba, harikulade bir tembellik sonucu başarısızlıkla sonclandi. Belki gayretlerim yetersizdi lakin bir de kendi kültürünü bilen partner eksikliği eklenince öğrenemedik, yasayamadik henüz.

‘Sungka’dan bahsediyorum. Bir oyun aleti. Adını oyundan alıyor. Filipinler, Malezya, Endonezya, Tayland, Singapur gibi birçok Asya ülkesinde yöresel bir oyun.

Sungka – Filipinler (Photo: Wiki)

Birbirine yakın olan bu ülkelerde bilinmesinin nedeni oyunun Malaylara kadar giden geçmişi. Yüzyıllar önce Araplar bu bölgeye getirmişler. (Konuyla çok ilgisi yok belki ama “Malay – Arap” deyince aklıma hemen “el ile yemek yemek” geliyor. Bu konuda da benzer bir kültürel etkileşim, benzeşim olmuş olabilir.)

Oyun birçok ülkede bilinse de sanırım en çok Filipinler’de popüler. İçine belli sayıda deniz taşları konulup iki kişinin belli bir kurala göre toplama çıkarma işlemi yapmasıyla oynanıyor. Matematikte kötü olduğum için mi öğrenemedim acaba, bilmiyorum ki. Iyi bilen birini bulursam yogunlasacagim.

Hala aynı odadayiz bu arada. Dokuz kız kardeşten birinin büstünü koymuşlar odaya. Annelerimizin de zamanında kullanmış olduğu Singer dikiş makinesini görünce bir duygusallık çökmedi değil. Yüzbinlerce genç kızın eli degmistir bu makineye. Binlerce kilometre uzakta fakat aynı dönemde farklı kültürlerde belki de onca kadın aynı şeyi hissetmişti onun için. Hey gidi Singer!

Rizal’s Home – Calamba / Filipinler

Uzun zamandır evin içinde dolaşıyoruz. Yorulduk, karnımız açıktı. “Soyle bir mutfağa geçsek de bir şeyler atistirsak…” demeyi çok isterdim. Tabii ki mutfağa geçeceğiz fakat saatlerdir süren acligimi yatıştıracak bir şey yok.

Rizal’s House – Calamba / Filipinler

“Tarihi evde yemek mi olur Şükrü?” denilebilir. Doğrudur, olmaz. Ancak bu yokluk, bana Filipinler’de doğru düzgün bir yemek ya da yemek kültürünün olmamasını hatırlatmaktan başka bir ise yaramıyor. Başka hiçbir şeyin ifadesi değil benim için. Ne yapayım? Ya da ben konuyu oraya bağlamaya çalışıyorum çünkü iki gündür yollardayım, akşam olacak ve açım. Hiç “Aha şurada şunu yedik.” dedim mi iki gündür? Yok. Yemek yok. McDonald’s aramaktan canım çıktı!

Daha fazla canımız çıkmadan bahçeye çıkalım.

Bahce’ye bambudan yapılmış, üstü muz ya da Hindistan cevizi yapraklarıyla örtülmüş bir ev koymuşlar. Kulübeye benziyor. Bu ev, Filipinler’in geleneksel evidir. Buraya bir örneğini koymakla bence çok iyi etmişler.

Rizal’s House – Calamba Filipinler

Evi terk etmeden önce müzeye bir göz atmadan olmaz, dedim. Rizal’in el yazmalarindan iç çamaşırına kadar birçok şey orada sergileniyor.

Müzeyi 1997’de, Ispanya’dan bağımsızlığın 100’uncu yılı şerefine inşaa etmişler.

Rizal Museum – Calamba / Filipinler

José’nin müzede bulunan kişisel eşyalarının neredeyse tamamı yıpranmış. “E eski zaten, yıpranacak tabii.” demeyelim. Eşyaların, durduğu yerde kendiliğinden yıprandığını sanmıyorum. Tahminim o ki Rizal bunları yıpranmış halde giymeye devam ediyordu. Ne kadar zengin olursa olsun, dönemin koşulları nedeniyle kıyafete olan ulasilabilirligin kolay olmadığını düşünüyorum.

Dr Rizal’s House – Calamba / Filipinler

Bire bir yapılmış heykelini görür görmez bir fotoğraf çekilmez miyiz?

Kırmadı ve kabul etti sağ olsun.

Rizal Museum -Calamba / Filipinler

Sevgili Dr. José Rizal beyefendiyle bir daha hiçbir zaman görüşmemek üzere vedalaşıp evi terk ettim.

Yemekten umudumu kestigimden midir yoksa zaten yemek bulamayacağımı içten içe kabullendigimden midir bilmiyorum, yiyecek bir şeyler aramayı aklıma bile getirmeden bir sonraki kasaba olan Los Banos’a yönümü çevirdim.

Los Baños gibi güzel bir kasabayı eteğinde barındıran Makiling Dagi’na doğru ilerlerken hava kararmak üzereydi ama nerede konaklayacagimizi bilmiyorduk.

Mount Makiling – Los Baños / Filipinler

Doğum günü gezimin üçüncü ve son gününü anlatacağım bir sonraki yazıda ayrıntılı olarak bahsetmek istediğim Makiling Dağı (yukarıdaki fotoğrafta çok az bir kısmı görülebiliyor), Filipinler’in ilk ulusal parkı.

Dağın etrafında epey dolaşıp kalacak yer aradık ve nihayet hava kararır kararmaz bir tane bulduk: Sun City Resort.

Yüzlerce otel arasından burayı secmemizin iki nedeni vardı. Birincisi, fiyat bakımından en uygunu burasıydı. Ikincisi, yol arkadaşımın yıllar önce on sekizinci yaş gününü kutladığı yerdi burası. İlginçtir, çok uzun zaman geçmiş olmasına rağmen fiyat o zamankiyle aynıydı. (Bir sonraki yazıda Makiling Dağını anlatırken burada neden çok sayıda otel olduğunu da açıklayacağım)

Kaldığım odanın balkonundan görülen bu havuzlar 24 saat açık ve Makiling Dağından inen ılık ve şifalı suları barındırıyor.

Sun City Resort – Los Baños / Filipinler

Havuzların kenarında yine 24 saat açık olan mangal yakma bölümleri var. Insanlar dışarıdan kendi eşyalarını ve erzaklarını getirebiliyorlar ve havuzun kenarındaki masaları mangal için kullanabiliyorlar. Bu anlamda otel bence bedava denecek kadar ucuzdu bu otel.

Yazının başından beri okuyanların fark ettiği gibi günün ilk ve son yemeğini sabah kalktıktan sonra McDonals’ta yemiştim. O zamandan beri açım. O nedenle otele eşyaları bıraktıktan sonra arabayla 5-6 dakika uzakta bulunan Burger King’e sürdüm hızla Evet, başka bir yer yoktu yemek yiyecek.. Artık yollar karanlıktı, üstüne bir de açlıktan gözlerim görmüyordu.

Yemeği yedikten sonra biraz kendime gelmiştim, enerji de kazanmıştım. Bu enerjiyi oteldeki şifalı suda yüzmek için kullanacaktım.

Otele dönerken bir yerde durup içecek bir şeyler aldım. Gidip birkaç saat yüzdüm. Ertesi gün uzun ve heyecanlı bir gün daha beni bekliyordu. O son günün daha güzel olması için dua ederek uyudum.

Bunları da beğenebilirsin

Sizin yorumunuz: